300 metre uzunluğundaki kireçtaşı yamaçlardan seken güneşin yakıcı ışınlarını hiç böyle hissetmemiştim. Su yüzeyinden seken ışınlar öylesine parlak ki, kısacık bir süre bakmanız halinde bile gözünüzde bir ışık tabakası bırakıyor.

Hiçbir şeyi şansa bırakmaya niyetim yok. Bu nedenle kıyafetlerimi Sahra Çölü’nde keşfe çıkan bir kaşiften esinlenerek seçiyorum.

Yanımdaki erkek arkadaşımın kıyafetime yorumu, "inanılmaz" oluyor ve bu bir iltifat değil.

Kollarımı, ellerimi ve bedenimi SPF korumalı bir kıyafetle tamamen kapattım. Başıma ise gözlerimi açıkta bırakacak bir balıkçı şapkası geçirdim.

Son rötuşları ise yüksek korumalı güneş kremi ile yapıyorum ki bu da dışarıda kalan derime diş macunu beyazı bir görüntü veriyor. Bu kombini bir güneş gözlüğü ile de tamamlıyorum. Sevgilim her 10 dakikada bir bana, 'genişçe bir bebeği' andırdığımı hatırlatmaktan büyük keyif alıyor.

Gösteriş merakım her ne kadar sınır tanımasa da, güneş kaynaklı yaşlanmayı hayatıma sokmama konusunda kararlıyım. Peki aldığım bu aşırı önlemlerin gizli bazı yararları da olabilir mi? Sağlıklı bir cilde sahip olma konusundaki saplantımla, bilmeden bir deha gibi düşünmüş olabilir miyim? Anlaşılan o ki, bu iki sorunun da cevabı evet.

Son yapılan araştırmalar, cildimizin yalnızca yaşam tarzımızın bir yansımasını göstermediğini aynı zamanda sağlık durumumuz hakkında da ipuçları verdiğini gösteriyor.

Cildimiz yani vücudumuzdaki en büyük organımız, fiziki sağlığımızın bir parçası. Bu yeni bir gerçeği gözümüzün önüne koyuyor; cildimizdeki kırışıklıklar, kuruluk ve güneş lekeleri, yaşlanma belirtisi olabildiği gibi, yaşlanma sebebi de olabiliyor.

1958 yılında başlayan araştırma
1958 yılında ABD’de hayata geçirilen bir proje, kadavralar üzerinde yapılan fizyolojik araştırmaların üzerine kişilerin halen hayattayken incelenmesi fikri ile hayata geçirildi.

Araştırma önce binlerce erkeği ve sonrasında da kadını, on yıllarca takip etti ve sağlıklarının nasıl değiştiğini gözlemledi. Bunun genleri ve çevreleri üzerine etkisi incelendi.

Araştırmanın 20’nci yılında bilim insanları önemli keşifler yapmaya başladı. Duygusal anlamda daha dengesiz olan erkeklerin, kalp hastalıkları yaşama riskinin fazla olduğu anlaşıldı. Problem çözme becerilerimizin de yaşla birlikte azalımının çok sınırlı olduğu keşfedildi.

En önemli bulgulardan biri ise, fiziksel görüntünün, fiziksel sağlıkla büyük bir benzerlik gösterdiğinin doğrulanması oldu. 1982 yılına gelindiğinde, araştırmanın 20 yıl önceki başlangıç tarihinde yaşlarından daha büyük görünen erkeklerin, daha büyük oranda hayatını kaybettiği keşfedildi. Yakın zamanda yapılan bu savı destekleyen araştırmalar, olduğundan 10 yaş fazla gösteren kişilerin yüzde 99’unun sağlık problemleri olduğunu ortaya koyuyor.

Anlaşıldı ki, bir kişinin cilt sağlığı, kemik yoğunluğundan, nörodejeneratif hastalıklara ve kardiyovasküler hastalıklara kadar bağlantısız olduğu intibası veren faktörleri öngörmeyi mümkün kılıyor.

Ancak kanıtlar üst üste dizildikçe bu hikaye beklenmedik bir yere evriliyor. Cildimiz yıllar içinde aldığımız hasarların yaşayan bir göstergesi mi yoksa her şey bundan daha mı karmaşık? Bu sonuçlar, sağlıklı olanları daha sağlıklı olmaya teşvik ederken, sağlıksız olanları daha kötüye mi çeker?

Yeni bir doğum günü mü?

Kişinin yaşını ölçmenin iki temel yolu var; biri kişinin dünyanın dönüşü ile bağlantılı olan gerçek yaşı. Diğeri ise biyolojik yaşı.

Kronolojik yaşımızın, yıllar ilerledikçe görünüşümüze etki edeceği kabul edilmiş bir gerçek. Yaş ilerledikçe deri incelir, ton farkları oluşur, elastikliği azalır, pigment ve kolajen üretiminden sorumlu hücreler ölmeye başlar.

Ancak cildimize asıl hasarı veren yaşadığımız çevre. Kısa dalga mor ötesi ışık (UVB) DNA'ya zarar verebiliyor ve güneş yanması, mutasyonlar ve deri kanserine yol açabiliyor. Ancak Dünya yüzeyine ulaşan güneş ışınlarının yüzde 95’i uzun dalga boyuna sahip UVA’dır ve bu ışınlar deri altına nüfus edebilir ve kolajen proteinlerini parçalayarak, hücrelerin melanin üretmesine yol açabilir.

Yapılan incelemeler, güneş etkisi ile yaşlanan cildin, birbirine geçmiş elastin ve kolajen liflerle daha kalın göründüğünü gösterdi. Bu gözle görünür şekilde düzensiz tonlar ve derin kırışıklıklar anlamına geliyor. Bu durum açık tenlerde de geçerli.

UV ışınların, gözle görünür cilt değişimlerinin yüzde 80’inin nedeni olarak görülüyor. Eğer hayatınızın tamamını perdeleri kapalı bir yerde geçirirseniz, cildinizdeki değişimi 80 yaşına kadar görmeyebilirsiniz.

Kritik olan şey, derinin bu değişikliklerin yanında aynı zamanda kimyasal dönüşüm de yaşıyor olması. Genel sağlığımıza bu denli etki eden şey bu kimyasal dönüşüm olabilir.

Toksik bir kimyasal kokteyl

2000 yılında İtalya Bologna Üniversitesi’nden bilim insanları organizmaların büyük bölümünün strese karşı verdikleri tepkiyi inceledi ve yaşlanma hakkında yeni bir düşünce şekli önerdi.

Genç ve sağlıklı bir kişide, bağışıklık sistemi rutin olarak harekete geçiyor ve düzeni koruyacak hamleleri yapıyor. Enfeksiyonları bastırıyor, hasarı kapatıyor. Ancak yaşlandıkça ve sağlığımız bozuldukça vücudun verdiği iltihap gibi tepkiler kritik bir seviyeyi aşabilir. Bağışıklık sistemi buna karşı aşırı çalışmak suretiyle güçlü kimyasalları vücuda salarken sağlıklı hücreleri de yok edebilir ve DNA’mızın mutasyon geçirmesine yol açabilir. Bundan sonra yaşanana ciltte meydana gelen iltihaplanmanın yaşlandırıcı etkisi (inflammaging) evresi deniyor.

Deri işte burada devreye giriyor. Son araştırmalar, kırışıklıklar ve deri hastalıklarının bu iltihap sisteminin bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu da bir kimyasal kokteylin, iltihaba karşı vücuda yayılarak hasarın artması ile sonuçlanıyor. San Fransisco Üniversitesi’nden araştırmacı Mao-Qiang Man, güneş ışınlarıyla yaşlanan derinin de tıpkı zamanla yaşlanan deride olduğu gibi yüksek düzeyde iltihaplanma belirtileri gösterdiği karşılaştırmasını yapıyor.

Japonya’daki Jichi Tıp Fakültesi’nden Tuba Musarrat Ansary de vücuda mücadele amaçlı salınan kimyasalların kolajen ve elastin proteinini azalttığını, bunun da daha fazla deri incelmesi, kırışıklık ve elastikiyet sonucu doğurduğunu anlatıyor. Ansary, “Bu kimyasallar derinin koruyuculuğunu azaltıyor, su kaybını artırıyor ve stres etkeni olan maddelere karşı hassasiyet yaratıyor” diyor.

Yaşlanmış hücreler de, ister doğal ister güneş ışınları ile olsun, kendi kimyasallarını yayarak bu döngüye katılıyor.

Ancak bu daha başlangı. Vücuttaki en büyük organ olan derinin bu adeta hastalıklı durumunun etkisi başka bölgelere yayılıyor. Bu kimyasallar kana karışıyor ve başka dokulara da zarar veriyor. Bu iltihaplanma dalgası, hiç ilgili olmadığı düşünülen kalp ve hatta beyne kadar hasar verebiliyor.

Sonuç ise yaşlanmanın hızlanması ve ilgili bozuklukların bir kısmının veya hepsinin görülmesi oluyor. Yapılan araştırmalar, derinin hastalıklı ve yaşlanmış olması ile kalp, Tip 2 diyabet, Alzheimer, Parkinson’s gibi hastalıkları ilişkilendiriyor.

Sigara, fazla alkol, aşırı yemek ve hareket eksikliğinin yarattığı riskleri biliyorduk. Ancak cildin durumu, bu anlamda üzerinde durulmayan bir konuydu. Neyseki deriyi daha canlı hale getirebilmek için yapabilecekleriniz var.

Nemlendirme meselesi

İlk olarak yapılacak olan şey, deriyi korumak. Bu yeni teoriye göre, fiziki sağlık için güneşten uzak durmak gerekiyor. Giy, sür ve tak olarak bilinen ve Avustralya’da 1981’de kamu sağlığı için sunulan protokole yakın zaman önce iki ekleme daha yapıldı. Son protokol, tişört giyilmesi, güneş kremi sürülmesi, şapka takılması, güneş gözlüğü ve gölgede kalmaktan oluşuyor.

Eğer hastalık ihtimalinin artması yeterli bir sebep olarak görülmüyorsa iki sebep daha söyleyebiliriz. Cildin güneş ışınlarından korunmasıyla, derideki yaşlılık belirtilerinin ortaya çıkması da geciktiriliyor. 4,5 yıl boyunca her gün, geniş amaçlı SPF15 güneş kremi kullanan kişilerde bu süre içinde, araştırma başladığı tarihtekinden daha ileri bir deri yaşlanması görülmedi.

Dermatologlar yine de güneş kremlerindeki UVA koruma seviyesi ölçüsüne bakılması tavsiyesini veriyor. Bunlar kutularda UV-PF veya PPD olarak belirtiliyor.

Her ne kadar güneş kremi zor bir yol olmasa da derinin korunmasını sağlayacak çok daha kolay bir yol var. Bu da derinin nemli tutulması. Bunun derideki iltihaplanmayı azalttığı konusunda direkt kanıtlar bulunuyor.

İnsan derisindeki nemlilik oranı 40’ncı yaşta zirve yapıyor ve sonrasında düşüşe geçiyor. Bu bir problem çünkü susuz kalan deri, dış dünyaya karşı daha savunmasız hale geliyor.

Kozmetik reklamları ne söylerse söylesin, deriyi nemli tutmak zor değil. Üstelik bu yerel nemlendiricilerle sağlanabiliyor.

Birçok nemlendiricide olan hyaluronik asit, petrolatum ve gliserin cildin nem kaybını ve varsa iltihaplarını azaltıyor.

Su içmenin de deriyi nemlendirmeyi etkisi olabilir ama bu noktadaki kanıtlar henüz yeterli değil.

Tüm bunları söyledikten sonra, hiç kusura bakmayın ama 50 koruma güneş kremimi, güneş gözlüklerimi, şemsiyemi ve beni şapşal gösteren şapkamı takacağım. Çünkü bahçeyle uğraşmam gerekiyor.

Kaynak: Zaria Gorvett Unvan - BBC Future